HİZMETLERİMİZ

Ortopedi  orthos ve paedia sözcüklerinin birleşiminden oluşmuş düzgün (orthos) çocuk (paedia) anlamına gelir. Temel olarak kas iskelet sistemini ve onun sorunlarını inceleyen, gövdenin devinim dizgesinin morfolojisini ve işlevini değiştiren doğumsal, sonradan edinilmiş ya da travma sonucu oluşan lezyonları incelemeye, önlemeye ve tedavi etmeye yönelik tıp uzmanlık dalıdır. 

Hareket Sistemimiz İskelet (Kemik ve eklemler) yapı olarak Omurga ve buna üstte Göğüs Kafesi aracılığıyla bağlanmış üst ekstremiteler (Omuz - kol - ön kol - el) ve altta Pelvis (Leğen kemiği) vasıtasıyla bağlanmış alt ekstremitelerden (Kalça - bacak - baldır - ayak) oluşur. Omurganın boyun bölgesi Kafamızı taşır. Sırt bölgesi içerisinde akciğerler, kalp, yemek borusu ve büyük damarları barındıran Göğüs kafesini ve üst ekstremiteleri taşır. Bel ve Kuyruk sokumu bölgesi Pelvis ile birlikte karın içerisinde yer alan organ ve sistemleri barındırır ve taşır. Omurga üzerine aldığı bütün bu yükleri alt ekstremiteler vasıtasıyla yere iletir.

Hareket Sisteminin diğer önemli elemanları olan kaslar iskelette kemiklerin çıkıntılı yerlerine veya kendileri için özel oluşmuş yüzeylere yapışarak başlar ve en az bir bazen iki eklemi katederek yine aynı şekilde bir kemik yüzeye yapışırlar. Eklemlerde değişik hareketleri sağlamak için aynı etkiyi sağlayan kas grupları ve karşıt etkiyi sağlayan kas grupları vardır. Kasılmaları Beyin ve Omurilik kontrollü olarak periferik sinirlerin uyarmasıyla olur. Asıl kontrol mekanizmaları Beyin aracılığıyla sağlanır. Beyin kontrolu bir şekilde ortadan kalkar ve omurilik kontrolü ele geçirirse istemsiz kasılmalar meydana gelir.

Hareket Sistemi çok yoğun bir damar ağıyla beslenir. Arterler Ekstremitelere arteryel kanı getirip, Venler venöz kanı götürür. Kemikler de zengin bir damar ağıyla donatılmıştır. Vücudumuzdaki kemikler yaşayan dokulardır ve sürekli yıkılıp yeniden yapılarak, kendilerini yenilerler. Ancak biz bunu hissetmeyiz. Ayrıca kan hücrelerinin yapımında ve Kalsiyum ve Fosfor metabolizmasında çok önemli işlevleri vardır.

Hareket Sisteminde normalde ağrısız hareket etme kabiliyeti vardır. Hareketler veya istirahat halinde sürekli ağrı olması patolojik bir durumdur. Ağrı ile birlikte hareketlerin güç yapılması veya hareket kısıtlılığı yine hastalık belirtisidir. Eklemlerden sürekli ses gelmesi ve bu sesle birlikte ağrı olması da patolojik bir bulgudur. Bunlar dışında kemik ve eklemler üzerinde şişlik, ısı artışı, kızarıklık, sıcaklık diğer önemli belirtilerdendir. Kas gücünde azalma, hissetmenin azalması, uyuşukluk, karıncalanma sinirsel fonksiyon bozukluğunun habercisidir. Aksama, topallayarak yürüme iskelet, kas veya sinir sisteminin bir bozukluğu sonucu olabilir. Kaslarda incelme (atrofi) kullanılmamaya veya az kullanılmaya bağlı olarak gelişir. Uç bölgelerde solukluk, soğukluk veya morarma dolaşım sistemine ait bir patolojiyi gösterir.

Ortopedi ve Travmatoloji Bölümünde Tedavisi Yapılan Hastalıklar
¨      Ortopedik travma cerrahisi ( kırık ve çıkıklar )
¨      Diz artroskopisi
¨      Ayak bileği artroskopisi
¨      Omuz artrskopisi
¨      Diz artroplastisi ( protez )
¨      Kalça artroplastisi ( protez )
¨      Artroskopik ön çapraz bağ cerrahisi
¨      Diz ve ayakbileği kıkırdak cerrahisi
¨      Omuz rotator cuff cerrahisi
¨      Omuz eklem artroplastisi ( protez )
¨      El cerrahisi ve mikrocerrahi
¨      Kemik ve yumuşak doku tümör cerrahisi
¨      Tırnak batması cerrahi tedavisi
¨      Halluks valgus cerrahi tedavisi
¨      Halluks rigidus cerrahi tedavisi ( protez, yumuşak doku artroplastisi, artrodezi )
¨      İlizarov yöntemi ile kırık tedavisi, deformite tedavisi, boy uzatma
¨      Kas tendon yaralanmaları cerrahisi
¨      Diyabetik ayak yaralarına bağlı girişimler ( amputasyon, debridman ve medikal tedavileri )
¨      El ve ayak parmak artroplastisi ( protez )
¨      Eklem artrodezleri ( eklemin dondurulması )
¨      Dirsek artroplastisi ( protez )
¨      Tekrarlayan eklem çıkıları cerrahisi
¨      Karpal tünel, Kübital tünel, tarsal tünel sendromu gibi sinir sıkışma sendromlarının cerrahi tedavisi
¨      Konjenital deformitelerin konservatif ve cerrahi tedavileri
¨      Aşil tendiniti
¨      Akseseuar Naviküler Kemik Sendromu
¨      ESWT tedavisi

Göz Küresi: Göz; ortalama 2,5 cm çapında küre şeklindedir. En dışta, beyaz sklera tabakasının tam ortasında saat camı şeklinde kornea (1) tabakası bulunur. Orta tabakayı teşkil eden uvea 3 bölümden oluşmuştur: - önde gözün rengini veren iris (4), - ortada corpus ciliare, - geride ise gözün büyük bölümünün beslenmesini sağlayan koroidea. En iç tabaka ise görme olayının başlangıcını meydana getiren retinadır. Sklera'yı konjonktiva adındaki 2 katlı saydam, sümüksü bir zar sarar. Kornea ile iris arasında 2.5 mm. derinliğinde içi aköz hümör adındaki saydam sıvı ile dolu ön kamara ( 2), iris ile lens (3) adını verdiğimiz göz içi merceği arasında yine aköz hümör ile dolu arka kamara adındaki odacıklar mevcuttur. Lensin arkasındaki saydam vitreus gözün 3/4' ünü doldurur, küreye şeklini verdirir. En arkada, retinadaki görmeyi beyine iletecek olan optik sinir başı bulunur.
Göz Kapakları: Gözü dış ortamdan koruyan kısımdır. Kapakların yapısındaki kaslar kırpma refleksi ile kapağın periyodik hareketini sağlar. Gözyaşı bezinden salgılanan gözyaşının, kapakların hareketi ile silecek görevi yaparak gözün ön kısmındaki tabakaların kurumasını önler ve temizlenmesini sağlar.
Kornea: Gözün en öndeki bombeli damarsız tabakadır, kontakt lensin yerleştiği kısımdır. Yaklaşık yarım milimetre kalınlığında 12 mm çapındadır. Göze giren ışık ışınlarının retinada (sinir tabakasında) net bir görüntü oluşacak şekilde kırılmasını en fazla kornea sağlar. Korneanın ışık ışınlarını az kırması hipermetrop, çok kırması miyop, her yönde eşit kırmaması astigmat denilen kırma kusuruna neden olur.
İris: Göze rengini veren damarsal tabakadır. Yapısındaki kaslarla kasılıp gevşemesi ortasında boşluk olan göz bebeğinin büyüyüp küçülmesini sağlar. Aydınlıkta küçülmesi karanlıkta büyümesi ile göze giren ışık ışınlarını dengeler.
Lens (mercek): İrisin arkasında 5 mm kalınlığında 9 mm çapında şeffaf damarsız yapıdır. Görevi korneadan sonra göze giren ışık ışınlarını kıran ikinci tabakadır. Korneadan farkı uzak ve yakın her mesafedeki cismi net görebilmemiz için lensin esnekliği ile kırıcılığını yani uyum (zoom) özelliğinin olmasıdır.
Vitreus: Lensin gerisindeki bütün göz boşluğunu dolduran jel gibi bir maddedir.

Retina: Gözün iç duvarını kaplayan sinir tabakasıdır. Göze giren ışık ışınlarının bu tabakada odaklaşmasıyla oluşan görüntüyü elektriksel sinyallere çevirip göz sinirine iletir. Optik sinir (göz siniri), retina tabakasından çıkan sinir liflerinin gözün bir noktasında birleşerek gözden çıkıp beyne kadar devam etmektedir.
NASIL GÖRÜYORUZ?
Baktığımız cisimlerden yansıyan ışınlar öncellikle gözün önündeki saydam tabaka (Kornea) ve içindeki mercek (Lens) tarafından kırılarak gözün en arkasında yer alan ve sinir liflerinden oluşan “Retina” tabakası üzerinde odaklanır. Retinada oluşan cismin görüntüsü optik sinir vasıtasıyla beyindeki görme merkezine taşınır ve görme oluşur.


SIKLIKLA KARŞILAŞILAN GÖZ PROBLEMLERİ

Astigmatizma: Kırma kusurlarından birisidir. Işığın retinada odaklanmasını etkiler ki bu da görüntünün beyinde yorumlanmasını bozmaktadır. Astigmatizma genellikle korneanın eğikliğinin hafif yumurta şekline sahip olmasından kaynaklanır. Hastalık değildir ve oldukça sık rastlanan bir problemdir. Hem uzak hem yakın objelerde bulanık görme söz konusudur bu da kişilerde göz yorgunluğu, göz kayması ve rahatsızlığa yol açar. Bazen astigmatizm miyopi ve hipermetropi ile birlikte olur. Miyop astigmat ve hipermetrop astigmat adı verilen bu rahatsızlıklar gözlük ve kontakt lens ile tedavi edilebilir.
Miyop Nedir? Kişi yakındaki objeleri net uzaktakileri bulanık görür ve gözün ön arka uzunluğu normalden fazla yada korneanın kurvatürü çok diktir.Görüntü(İmajlar) sarı noktanın önünde odaklanır. Miyopi 20 yaş altında genellikle 8-12 yaşlarında başlar. Ergenlik çağında hızlı ilerleme gösterebilir. Gözlük ve kontakt lensler ile düzeltme yapılır.
Hipermetrop Nedir? Uzaktaki objeler net yakındakiler bulanık görülür. Yakın çalışma sonrası kişide bulanık görmelik, rahatsızlık, yorgunluk oluşur. Özensiz muayenelerde gizli hipermetrop gözden kaçabilir.Hipermetrop gözde göz küresi küçük ya da kornea çok düzdür. İmajlar gözün gerisinde odaklanır.

Astigmat

Miyop

Hipermetrop

Katarakt: Gözün kendi merceğinde gelişen şeffaflık kaybıdır. Sisli-bulanık görmeye sebep olur. 55 yaşın üzerinde görülme sıklığı artar. Önlenmesi için kesin bir yol bulunmamakla birlikte ultraviyole ışınları ve sigara kullanımının kataraktın gelişimini hızlandırdığı düşünülmektedir. Katarakt geç evrelerde görüşü ciddi oranda bozmaktadır.
Kapak Yağ Kisti: Göz kapaklarında arpacık ile karışabilen şişlik oluşumdur. Üst ve alt göz kapaklarındaki küçük yağ üreten bezlerin iltihabıdır. Bu bezlerin tıkanması ile oluşur. Kendi kendine küçülüp kaybolabileceği gibi sıcak kompres uygulaması, şişlik içine ilaç enjeksiyonu yapabilmekte ve bazen cerrahi gerekebilmektedir. Sık tekrarlayan şalazyonlar başka hastalıkların belirtisi olabilir.
Konjonktivit: Gözün beyaz kısmını kaplayan ince zarın iltihabıdır. Bakteriyel enfeksiyonlar, viral enfeksiyonlar, allerjiler, çevresel kirlilik (duman ve kimyasal buharlar) bu duruma yol açabilir. Konjonktivadaki kan akımının artması ile göz kırmızı görünür. Akut (yoğun), kronik (uzun süreli) olabilir. Çapaklanma ve sabah kirpiklerde yapışmalar olabilir.
Allerjik Konjonktivit: Saman nezlesi veya mevsimsel allerjisi olan kişilerde sıktır. Genellikle baharda semptomlar artar. Kırmızı kaşıntılı göz ve sulanma olur. Hayvan tüyleri, toz, polenler en sık sebeplerdir. Tedavisi kolay olmakla birlikte bazen can sıkıcı olabilmektedir.
Kuru Göz: Göz yaşı göz sağlığı için çok önemlidir. Gözün doğal yağlayıcıları ve koruyucularını içerir. Sürekli göz batmaları olan kişilerde kuru göz söz konusu olabilir. Kuru gözün belirtisi bazen paradoksik olarak sulanma olabilir. Bu batmalara karşı refleks olarak oluşur. Kuru göz sebepleri; göz kırpma refleksinin azalması, antihistaminik ilaçlar, çevresel faktörler (düşük nem ve rüzgar), kimyasal ve termal yanıklar ve artrit gibi bazı sağlık problemleridir. Suni göz yaşı damlaları, jelleri bazen göz yaşı kanallarının suni olarak tıkanması tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Kuru bölgelerde oda nemlendiricileri faydalı olabilir.
Glokom (Göz Tansiyonu): 35 yaşın üzerinde her 100 kişiden 2’sinde glokoma rastlanır. Ailelerinde glokomlu hasta bulunan yada miyopisi olan kişilerde risk daha fazladır. Hastalık önlenemediği ve göz sinirinde meydana getirdiği hasar geri döndürülemediği için düzenli göz muayeneleri ile erken teşhis çok önemlidir. Glokomun değişik tipleri vardır. Ancak hepsi sonuçta göz sinirine hasar verir. Gözün kendi sıvısı üretildikten sonra kornea ve sklera arasındaki süngersi membranda gözü terk eder. Bu bölgedeki bir blokaj göz tansiyonunun yükselmesine yol açar. Semptomlar glokom tipine göre değişir.
Kronik Açık Açılı Glokom: En sık tiptir. 40 yaş üzerinde ve semptomsuz yani sessiz seyreder. Genellikle teşhisten önce hastaya tamiri mümkün olmayan zarar vermiş olur. Bu yüzden düzenli göz tansiyonu ölçümü çok önemlidir.
Normotensif Glokom: Göz içi basıncı normal sınırlarda olasına rağmen göz sinirinin (optik disk) beslenmesinin bozulmasına bağlı glokomdur. Korneası ince olan kişilerde ölçülen göz içi basıncının göz içindeki gerçek değeri elde edilenden daha fazladır. Bu durumda göz siniri etkilenmektedir. Ayrıca normal göz tansiyonlu bazı kişilerde (yaşlılarda), göz sinirinin kan alımındaki eksiklik nedeni ile normotensif glokom meydana gelmektedir.
Doğumsal Glokom: Doğumdan hemen sonra ortaya çıkar. Göz sıvısının tahliye sisteminde problem vardır. Işığa karşı hassasiyeti veya sürekli sulanan gözleri olan bebekler özellikle bu durum için muayene edilmelidir.
Akut Açı Kapanması Glokom: Göz sıvısı tahliye alanının ani ve tam kapanması ile oluşur. Hasta ışıkların etrafında halo (halka) görür, şiddetli ağrı, bulantı ve bulanık görme vardır. Her yaşta olabilir. Acil tedavi gerekir. 1-2 gün içerisinde körlük gelişebilir.
Sekonder Glokom: Başka bir göz problemine bağlı oluşan glokomdur. Mesela üveite bağlı glokom.
Maküla dejenerasyonu: Maküla retina tabakasının merkezinde yer alır ve merkezi görmeden sorumludur. Bu hastalıkta merkezi görüş bozulur. İki tipi bulunur. Kuru tip ve yaş tip. 50 yaş üzerinde görülme sıklığı artar. Bu yüzden yaşa bağlı maküla dejenerasyonu denir.
Kuru Tip: % 90 bu şekildedir. Hastalar merkezde kara bir leke görürler ya da ince uzun objelere kırılma tarif ederler. Yıllar içinde yavaş ilerleme gösterir.
Yaş Tip: Makülada yeni damar oluşumu söz konusudur ki bu yeni damarlar kolay kanama ve sıvı sızdırma eğilimi gösterir. Merkezi görüş hızla kaybedilebilir. FFA/ICG gibi tetkiklerle yeni damarların yeri saptanarak Argon Laser yada fotodinamik tedavi ile kontrol sağlanabilir.
Sinek Uçuşmaları: Bazen kişiler baktıkları alanda benek ve ipliksi cisimler görebilirler. Her yaşta görülebilmelerine karşın ileri yaşlarda daha sıktırlar. Gözün içini normalde vitreus denen jel kıvamında bir madde doldurur. Bu maddenin içindeki doğumsal protein kalıntıları, su boşlukları görme alanında lekeler olarak izlenebilir. Sinek uçuşmaları çoğu kez normal bir durum olabileceği bazen bir göz hastalığını işaret edebilir. (Üveit, göz içinde kanama, retina yırtığı vs.)
Arpacık: Kapaklarda kırmızı şişlik oluşması ile kendini gösterir. Kirpik folikülü iltihabıdır. Tedavide sıcak kompresler ve antibiotik pomadlar kullanılır.

Blefarit: Yağlı cilt, kepek, kuru gözlü kişilerde sıklıkla karşılaşılan kronik ve inatçı göz kapağı iltihabıdır. Gözlerde rahatsızlık, kaşıntı, kirpik diplerinde kepeklenme ve hafif kırmızılık vardır. Kesin tedavisi olamamakla birlikte göz doktorunun verdiği ilaçlarla kontrol sağlanabilir.

Dahiliye Nedir?              
İç hastalıkları departmanı çocukluk çağını aşmış bireylerin iç organ sistemleri ile ilgili incelemeleri yapar. Bu sisteme ait organların fonksiyon bozukluklarıyla ilgili teşhis ve tedavi hizmetini verir. Bunun yanı sıra Sağlık hizmeti verdiği her bireyi kendisini hastalıklarda koruması için alınması gereken önlemler konusunda bilinçlendirir ve yönlendirir.
Dahiliye, tıbbın bir ana bilim dalıdır; İç Hastalıkları olarak da bilinir. İnsanın sindirim sistemi, hormonal sistemi, kalp, akciğer, böbrek, kan hastalıkları, kanserin dahili tanı ve tedavisi, enfeksiyon hastalıkları, romatizmal ve allerjik hastalıklar, yaşlı hasta grubunun sağlığı ve hastalıkları ile ilgilenir.
Genel Dahiliye tıbbın tüm klinik branşlarına temel teşkil eden bir disiplindir. Sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların büyük çoğunluğunun problemleri iç hastalıklarının ilgi alanına girmektedir. Üst ve alt solunum yolu hastalıkları, hiper tansiyon, mide-bağırsak sistemi hastalıkları, böbrek hastalıkları, tiroid hastalıkları, şeker hastalığı, romatizmal hastalıklar gibi çok geniş bir skalayı kapsar. Dahiliye, iç hastalıkları olarak bilinen, 6 ana bölümden oluşan bir bilim dalıdır.
Bu Bölümler:    
1. Hematoloji (Kan Hastalıkları)
2. Endokrinoloji (Hormon Hastalıkları)  
3. Gastroentenoloji ( Sindirim Sistemi Hastalıkları)         
4. Onkoloji (Selim Tümörler ve Kanser Hastalıkları)        
5. Romatoloji (Romatizmal Hastalıklar) 
6. Nefroloji (Böbrek Hastalıkları ve Hipertansiyon)
Hematoloji Nedir?        
Kan, kan yapıcı organlar ( kemik iliği, dalak) ve lenf bezlerinden kaynaklanan hastalıkları inceleyen bilimdir.Hematoloji hastalıklarda tanı için kan tahlili dışında lüzumlu hallerde kemik iliği incelemesinde gerekebilir.
Başlıca Hematolojik Hastalıklar:            
• Kansızlık (Anemi)        
• vitamin B12 eksikliği  
• Lösemi            
• Lenfoma         
• Multipl Myeloma        
• Kanama, pıhtılaşma bozuklukları         
• Hemofili
Endokrinoloji Nedir?   
Vücudumuzun sağlıklı çalışmasını düzenleyen pek çok Hormon ve bunları salgılayan organlar bulunmaktadır. Endokrinoloji, bu Hormonların az veya fazla üretilmesiyle ortaya çıkan hastalıkları inceler.
Bu gruptaki başlıca hastalıklar şunlardır:              
• Diyabet (Şeker Hastalığı)         
• Hipertansiyon (Yüksek Tansiyon)        
• Troid Hastalıkları (Guatr, vb.)
• Böbrek Üstü Bezi Hastalıkları 
• Obezite (Şişmanlık)   
• Osteoporoz (Kemik Erimesi) 
• Kolesterol yüksekliği, trigliserid yüksekliği      
• Kıllanma          
Gastroenteroloji Nedir?                            
Ağzından, anüse kadar tüm sindirim sistemi organlarının bozukluklarını inceler. (Ağız, Yutak, yemek Borusu, Mide, On iki parmak barsağı, İnce barsak, Kalın barsak, Safra kesesi, Karaciğer, Pankreas) Bu bilim dalında endoskopik tanı yöntemleri ve Ultrason sıkça kullanılır.
Bu guruptaki başlıca hastalıklar:

  • Reflü Hastalığı
  • Gastrit
  • Mide Ülseri, Mide Kanamaları
  • Hazımsızlık
  • İshaller
  • Kolitler ( Ülseratif Kolit, Chran )
  • Kabızlık, Basur ( Hemoroit )
  • Karaciğer Hastalıkları ( A,B,C Hepatit, Siroz, Karaciğer Yağlanması. Sarılıklar )
  • Safra Kesesi Taşları ve İltihapları
  • Ailevi Akdeniz Ateşi
  • Pankreas İltihapları
  • Kanserler ( Yemek borusu, Mide, Barsak, Karaciğer, Pankreas )

Onkoloji Nedir?             
Çeşitli organların selim ve hapis tümörlerinin teşhis edilip, tedavisinin yapıldığı bilim dalıdır. Tanı için ayrıntılı tetkikler gerekebilir. (Kan tahlilleri, röntgen, ultrason, tomogrofi, MR, Biyopsi, Mamografi ve Endoskopi gibi) Tedavide ise, hastalığın tipine göre ve evresine göre ilaç tedavisinde ( Kemoterapi ) veya cerrahi tedavi ( Ameliyat ) uygulanabilir.
Nefroloji Nedir?            
Başlıca böbrekler olmak üzere, mesane ve idrar yollarını kapsayan boşaltım sisteminin hastalıklarını inceleyen bilimdir.               
Başlıca hastalıkları şunlardır:

  • Böbrek İltihapları (Nefrit, Pyelonefrit gibi)
  • Böbrek Yetmezliği (Akut veya Kronik)
  • İdrar Yolu Enfeksiyonları
  • Hipertansiyon (Böbrek Kaynaklı)

Yönlendirici Bölüm Olarak Dahiliye      
Dahiliye yukarıda anlatılan 6 bölüm dışında Nöroloji (Beyin ve sinir hastalıkları ) Psikiyatri (Ruh Hastalıkları), Enfeksiyon Hastalıları (İltihabi Hastalılar), Göğüs Hastalıları (Akciğer Hastalıkları) ve Kardiyoloji (Kalp ve Damar Hastalıları) ile ilgili hastalılar içinde yönlendirici bir görev üstlenir. 
Genel Dahiliye
Genel dahiliye tıbbın tüm klinik branşlarına temel teşkil eden bir disiplindir. Üst ve alt solunum yolu hastalıkları, hiper tansiyon, mide-bağırsak sistemi hastalıkları, böbrek hastalıkları, tiroid hastalıkları, şeker hastalığı, romatizmal hastalıklar gibi çok geniş bir skalayı kapsar. Genel dahiliye hizmeti, ayakta poliklinik muayeneleri, yatarak takip ve tedavi, acil servis ve check-up'ı içerir.
Check-up, kişinin herhangi bir şikayeti olmaksızın belirli periyodarda yapılan geniş kapsamlı sağlık taramasıdır. Günümüzde birçok ölümcül hastalığın tedavisi bu şekilde yapılan check-uplar sonucu konulan erken tanıya bağlıdır. Hastanemizde kadın ve erkeklere yanı sıra farklı yaş gruplarına farklı check-up programları uygulanmaktadır. Burada amaç, farklı cins ve yaş gruplarına göre, artan risk faktörleri doğrultusunda tarama yapılmasıdır. Bu check-up programları kapsamında, dört uzman hekim tarafından yapılan fizik muayeneler, detaylı laboratuar (kan, idrar, dışkı tahlileri), radyolojik ve kardiyolojik tetkikler bulunmaktadır.        

Dahiliye Birimimizin İlgilendiği Başlıca Konular:            
- Kan Hastalıkları (Anemiler)      
- Böbrek Hastalıkları      
- Koroner Kalp Hastalıkları          
- Kalp Yetersizliği            
- Ritm Bozuklukları         
- Hipertansiyon               
- Lipid düzeyi (Kolestrol,Trigliserid) Bozuklukları              
- Diabetus Mellitus (Şeker Hastalığı)      
- Troid Bezi Bozuklukları (Guatr)              
- Obesite            
- Karaciğer Hastalıkları  
- Reflu ,Gastrit,Ülser,Kabızlık,kolit gibi Sindirim Sistemi Hastalıkları           
- Yaşlılık ve Yaşlılığa bağlı sorunlar (Geriatri)       
- Ateşli Hastalıklar 

Genel Jinekoloji Hizmetleri
Ergenlikten başlayarak, menopoz dönemine kadar her yaştan kadının, tüm sağlık sorunlarının tanı ve tedavisinin yapılarak, rutin kontroller ile önleyici hekimlik uygulamalarının da başarıyla gerçekleştirildiği poliklinik hizmetleri verilmektedir.
Hastalıklara neden olan enfeksiyonlar başta olmak üzere, kasık ağrısı, adet düzensizliği, jinekolojik kanserlerin erken teşhisi için ultrasonografi incelemeleri, PAP-smear testi, kolposkopi ve rutin jinekoloji muayeneleri grubumuz bünyesindeki tüm hastanelerimizin polikliniklerinde yapılmaktadır.
Gebelik ve Yüksek Riskli Hamilelik Takip Hizmetleri
Kadınların hayatındaki en önemli ve hassas dönemlerden biri de hamilelik sürecindir. Hastanelerimizdeki gebelik poliklinikleriyle, anne adaylarının yanında oluyor ve bu süreci bebekleri ve kendileri açısından sağlıklı tamamlayabilmeleri için çalışıyoruz.
Hamileliğin başladığı haftadan itibaren, doğuma kadar tüm anne adaylarının takipleri standart olarak ultrason cihazları ile gerçekletilmektedir. Tanıya yönelik yapılan rutin testler arasında ikili test, fetal ense kalınlığı ölçümü, üçlü test, şeker tarama testi, servikal uzunluk ölçümü, fetal monitörizasyon gibi incelemeler bulunmaktadır. Hamileliğin gelişimine göre normal, sezaryen veya epidural anestezi ile doğum seçenekleri de başarıyla gerçekleştirilmektedir.
Yüksek riskli gebelikler sınıfına giren, gebelik sırasında komplikasyon yaratabilecek hastalıkların varlığında, deneyimli Kadın Hastalıkları ve Doğum kadrolarımızın yanı sıra diğer branşların da desteği ile takipler sürdürülmektedir. Bu gebeliklerin doğumlarında da, sağlık problemi yaşaması olası bebekler için, her an müdahaleye hazır, bilinçli kadrolarıyla Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi hekim ve hemşireleri doğumlara eşlik etmektedirler.
Menopoz ve Osteoporoz Takipleri
Menopoz, bilimsel yaklaşımın ve hassasiyetle de eğilinilmesi gereken, kadınların yaşamındaki özel dönemlerden biridir. Hastanelerimiz Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümlerinde hastaların menopoz dönemini sağlıklı ve rahat geçirebilmeleri için gerekli tedaviler gerçekleştirilmektedir. Menopoza bağlı gelişen osteoporoz (kemik erimesi) hastalığının önlenmesi, hastalar üzerindeki yıkımlarının en aza indirilmesi konusunda da Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümlerimizin hekimleri, diğer tıp disiplinleriyle yakın işbirliği içinde tedavileri planlamaktadırlar.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Birimimizin İlgilendiği Başlıca Konular:
- Rutin Jinekolojik Muayene     
- Gebelik Takibi               
- Menopoz Tetkik ve Tedavileri               
- Kanser Araştırma Tetkikleri (Smear Testi vs.) 

Difteri
Difteri, salya ve tükürük gibi salyalarla temas edilmesi veya bu mikropla kirlenmiş maddelerin (oyuncak vb. ) ağıza götürülmesiyle ve solunum yoluyla bulaşmaktadır. Difteri mikrobu çok güçlü bir zehir salgılayarak burunda ve boğazda solunumu engelleyici bir enfeksiyona, kalp yetmezliğine, sinir sisteminde hasarlara neden olabilir. Hastalanan her on kişiden birisi maalesef her türlü tedaviye rağmen hayatını kaybetmektedir.     

Boğmaca
Boğmaca tüm yaşlarda ve hatta erişkinlerde bile ortaya çıkabilen, nefes almayı engelleyecek biçimde öksürük nöbetlerine neden olan bir hastalıktır. Bu öksürük nöbetleri 6-12 hafta arasında sürmekte ve bu nöbetlerin ardından birçok çocukta kilo kayıplarına bile neden olabilen kusmalar görülmektedir. Ayrıca, boğmaca 1 yaş altındaki çocuklarda daha sık olmak üzere zatürreeye,beyin ve göz içi kanamalarına ve ölümlere neden olabilmektedir.      

Tetanoz
Tetanoz mikrobu, genellikle toprakta yaşayan, vücuda çok küçük yara ve kesiklerden dahi girebilen bir mikroptur. Mikrop salgıladığı "tetanoz zehri" ile omuriliğe ve sinir sistemine zarar vermekte ve gelişmiş tüm tedavi olanaklarına rağmen hala 10 hastadan 6'sının ölümüne yol açmaktadır. Oksijensiz ortamda yaşayan bu mikrop paslı çivi, bıçak gibi maddelerin yanı sıra cam kesiği, hayvan pisliği ve açık yaraların toprakla temas etmesi ve sonucunda insanlara bulaşmaktadır.

Tetanoz hastalığı en sık yaşamın birinci ayının bitiminden önce görülmekte ve "yeni doğan tetanozu" adını almaktadır. Yeni doğan bebekler, tetanoz mikrobuyla ya sağlıksız şartlardaki doğum esnasında yada doğum sonrası göbek bağının steril olmayan koşullarda kesilmesi nedeniyle karşılaşmaktadır. Doğum sonrasında göbek kordonunun mikropla temas etmiş bıçak, jilet ve hatta cam ile kesilmesi sonucunda bebeğe bulaşmakta ve kana karışan mikroplar yoluyla hastalık ortaya çıkmaktadır. Bu bebeklerin hemen hepsi her türlü tedaviye rağmen daha yaşamın ilk günlerinde ölmektedirler.

Tetanoz hastalığının bebeklerdeki en önemli üç belirtisi; emme güçlüğü kasılmalar ve teskin edilemeyen ağlamadır. Bebekleri yeni doğan tetanosundan korumak için, anne adaylarının gebeliklerinin 3. ayından sonra mutlaka tetanoz aşısı olmaları gerekmektedir. Tetanoz aşısı hem anneyi hem de bebeği koruyacağı gibi ne anne nede doğacak bebeğine karşı zararlı bir etkisi olmaz. İster hastanede, ister farklı bir ortam ve koşulda doğum yapılacak olsun tüm anne adaylarının aşılanması gereklidir. Bu uygulama devletimizin sağlık politikasıdır.

Difteri, boğmaca ve tetanoz aşısı (3'lü karma aşı)Karma aşılar, çocukları difteri, boğmaca ve tetanoz hastalıklarına karşı korumak için uygulanmaktadır. Yeni doğan bir bebek, yaşamını ikinci ayından itibaren 1-2 ay arayla 3 kez aşılanmalı ve ardından 18. ayda bir hatırlatma dozu yapılmalıdır. 3lü karma aşının tekrar dozu 4-6 yaş arasında, Çocuk Felci aşısıyla birlikte uygulanmalıdır. İlkokul 1. sınıfında ise boğmaca çıkarılarak, sadece difteri-tetanoz karma aşısı yapılmalıdır. (Bu dönemde ayrıca verem, çocuk felci aşıları uygulanmalıdır. Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak aşısının 2.dozu 4-6 yaş arasında uygulanmadıysa bu dönemde uygulanabilir.) Gelişen bilim ve teknoloji,çok sayıda hastalığa karşı tek enjeksiyon ile koruma sağlamaya yönelik yeni aşıları geliştirme çabasındadır.

Günümüzde difteri, boğmaca ve tetanoz aşılarına çocuk felci ve hib menenjit aşısı eklenerek oluşturulan ilk beşli aşı sanofi pasteur tarafından geliştirilerek kullanıma sunulmuştur. Bu aşı ilerdeki bölümlerimizde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Aşı kola ya da bacağın ön kısmına adale içi yolla ya da cilt altına uygulanmaktadır.

ÇOCUK FELCİ (POLIOMIYELIT)  

Çocuk felci hastalığının nedeni, polio virüsü denilen bir mikroptur. Çevre koşularının kötü olduğu yerlerde suların, besinlerin mikroplu dışkı ile kirlenmesi ve kalabalık ortamlarda havaya yayılan mikropların solunmasıyla bulaşır. Hastalığa yakalanan çocuklarda hafif ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, bulantı -kusma gibi her hastalıkta görülebilecek ortak bulgular mevcuttur. Bazı çocuklarda hastalık bu bulgularla sınırlı kalırken , bazılarında ise kalıcı felçler meydana gelmektedir. Felçler çok tipik olarak yumuşaktır. Yani kaslar sert ve kasılmış durumda değildir. Felçler genel olarak, çocuğun kendini ayağa kaldırmasında ve yürümesinde güçlük şeklinde ilk bulgularını verir. Çoğu hastada felç olan bacak ya da kolda duyu kaybı yoktur. İğne batırıldığında bunu hissederler. Bir yaşından büyük yaş grubundaki hassas çocuklar ve yetişkinler mikrobu kaptıklarında felç gelişmesi açısından daha büyük risk altındadırlar. Felç gelişen hastalarda ölüm oranı %2 ile % 20 arasında değişmekte ancak beyindeki solunum merkezinin etkilenmesiyle bu oran % 40'a kadar çıkabilmektedir.    

Çocuk felci hastalığının çiçek hastalığında olduğu gibi ülkemizde ve tüm dünyada kökünün kazınması için yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Tedavisi bulunmayan , kalıcı sakatlıklar ve ölümlere neden olan bu hastalığın kökünün kazınması , ancak aşılanma ile mümkündür. Hem bu açıdan hem de virüsün çevremizde yaygın olarak bulunması nedeniyle çocuk felci aşılamasının önemi oldukça artmaktadır.

Çocuk felci aşıları Günümüzde çocuk felci hastalığına karşı kullanılan iki farklı aşı vardır. İnaktive çocuk felci aşısı (enjeksiyon şeklinde uygulanır ) ve oral çocuk felci aşısı (ağızdan damla şeklinde verilir. ) inaktive çocuk felci aşısı ölü aşıdır. Son derece güvenli ve etkin olması en önemli özelliğidir. Yaşamın ikinci ayından başlayarak 1- 2 ay arayla toplam 3 doz enjeksiyon şeklinde uygulanır. Bebek 18 aylık olduğunda bir hatırlatma dozu daha yapılmalıdır.  

İnaktive çocuk felci aşısı sanofi pasteur tarafından geliştirilen beşli aşı içerisinde difteri, tetanoz, boğmaca ve hib aşıları birlikte bulunmaktadır. Başta sanayileşmiş ülkeler olmak üzere bir çok ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır. Çocuk felcine karşı bireysel korunmanın sağlanmasında vazgeçilmez bir aşıdır.              

Canlı bir aşı olan oral çocuk felci aşısı ağızdan damla şeklinde verilerek uygulanmaktadır. Oldukça etkin bir aşı olmakla birlikte aşının verilmesi sırasında çocuğun kusması ya da tükürmesi gibi durumlardan olumsuz etkilenebilmektedir. Aşı uygulanması esnasında ishali olan bebeklere bir ay sonra bir doz aşının daha uygulanması tavsiye edilmektedir. Çocuk felcine karşı toplumsal korunmanın sağlanmasında önemi vardır.           

İnaktive ve oral çocuk felci aşılarının birlikte kullanımıYapılan çalışmalar, bu hastalığa karşı en iyi korunmanın inaktive ve oral çocuk felci aşılarının ardışık kullanılması ile sağlanabileceğini göstermektedir. Ardışık kullanım önce inaktive, ardından oral olmak üzere çocuğa farklı zamanlarda her iki aşının da verilmesi prensibine dayanır. Birçok ülkede tercih edilen bu uygulama; aşılamaya 2,4,6 ya da 2,3,4. Aylarda beşli aşı ile başlanan çocuklara 18. Aydaki hatırlatıcı dozun ağızdan oral aşı şeklinde verilmesi ile gerçekleştirilmektedir. İnaktive ve oral çocuk felci aşılarını ardışık kullanmanın sağladığı en büyük avantaj, beşli aşıların içinde bulunan inaktive aşı ile önce bireysel korunmanın sağlanması, daha sonra oral aşı ile toplumsal korunmanın sağlanmasıdır. Böylece çocuk felci hastalığına karşı hem bireyde hem de toplumda çok güçlü ve kalıcı bir bağışıklama sağlanması mümkün olur. Çocuk felci aşılarının her iki çeşidi de difteri, tetanoz, boğmaca ve diğer çocukluk aşıları ile birlikte ve aynı gün uygulanabilir. Aşı uygulanmasından sonra annelerin bebeklerini emzirmesinde herhangi bir sakınca yoktur. Aşıdan hemen sonra dahi bebeğe mama,süt ve diğer besinler verilebilir,herhangi bir süre kısıtlaması yoktur. 

Kızamık

Kızamık her yıl dünyada bir milyondan fazla çocuğun ölümüne yol açan çok ciddi bir hastalıktır. Hastalık her yaşta görülmekle birlikte özellikle küçük çocuklarda ağır seyretmekte ve ölümle sonuçlanabilmektedir. Hastalık öksürük ve aksırık ile damlacık enfeksiyonu denilen şekilde insandan insana kolayca bulaşmakta ve üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde başlamaktadır. Kreş,yuva ve okul gibi toplu yaşanan yerlerde bulaşma daha çabuk ve sık olmaktadır. Burun akıntısı,aksırma ve göz kızarması,en sık karşılaşılan ilk belirtileridir. Daha sonra yüksek ateş,öksürük ve vücutta kulak arkasından başlayan kırmızı döküntüler gelişmekte ve bu döküntüler baş ve yüzden ,gövde ve kollara ,oradan sırt ve bacaklara yayılım göstermektedir. "      

Hastalık sırasında genellikle zatürree,kulak iltihapları ve her iki bin çocuktan birinde ise beyin iltihapları oluşabilmektedir. Hastalığın bu tür yan etkileri etkin ve uygun bir şekilde tedavi edilmezse ölümcül olabilmekte ve sakatlıklara yol açabilmektedir.

Kızamıkçık
Kızamıkçık, damlacık enfeksiyonu yoluyla insandan insana bulaşan ve ateş, boğaz ağrısı ve vücutta bir kaç gün süren deri döküntülerine neden olabilen bir hastalıktır. Hastalık yuva,kreş ve okul gibi kalabalık ortamlarda çok kısa sürede bulaşabilmekte ve çocuklarda genellikle hafif geçirilmektedir.

Hastalık ergenlik çağında ve erişkinlerde daha ağır seyretmektedir. Birçok genç erişkinde ve büyükte kızamıkçık enfeksiyonu sırasında büyük eklemlerde ağrı ve kızarıklıkla seyreden eklem iltihapları görülür. Eklem sorunları kısa sürede geçer ancak nadiren kronikleştiği de olur.

Kızamıkçığın en önemli ve ciddi tablosu hamile bayanların kızamıkçığa yakalanması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hamileliğin erken dönemlerinde kızamıkçığa yakalanılırsa bebekte körlük,sağırlık,beyin gelişimi bozuklukları ve zeka geriliği ,kalp bozuklukları, hatta düşükler ve ölü doğumlar görülebilir. Bu nedenle tüm kadınların hamile kalmadan önce bir kan testi ile kızamıkçık geçirip geçirmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Eğer hastalık daha önce geçirilmediyse tüm bayanların kızamıkçık aşısı ile aşılanmaları ve 1 ay süreyle hamile kalmamaları tavsiye edilmektedir. Aşılanan kişilerin %98'i bu hastalığa karşı yaşam boyu korunmaktadırlar.

Kabakulak
Kabakulak, damlacık enfeksiyonu ile insandan insana bulaşmakta ve ateş, baş ağrısı, kulak ağrısı şeklinde belirtiler veren ve kulak memesi hizasında yanaklarda tek veya çift taraflı şişliğe neden olan tükürük bezlerinin iltihabıdır.       
Hastalık yapan kabakulak virüsü, vücuda girdikten sonra kan yoluyla yayılmakta ve ayrıca pankreasın iltihaplanmasına ,beyin ve omuriliği saran zarların iltihaplanmasına (menenjit) ,erkek ve kadınlarda yumurtalıkları iltihaplanmalarına da neden olabilmekte ve sağırlık,kısırlık gibi kalıcı hasarlara yol açabilmektedir.

Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak aşısı    
Hastalık yapan bu üç virüsün zayıflatılması ve hastalık yapıcı etkilerinin ortadan kaldırılması yoluyla geliştirilen üçlü kızamık, kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı, yıllardır tüm dünyada güvenle kullanılmaktadır.

Bebekler anne karnındayken annenin bu hastalıklara karşı oluşturduğu bağışıklık cisimciklerini (antikorlar) almakta ve bu şekilde yaşamın ilk aylarında doğal olarak korunmaktadırlar. Ancak, anneden geçen bu antikorların yavaş yavaş ortadan kalkması nedeniyle bebeklerde 9. aydan itibaren korunma azalmaya başlamaktadır. Bu nedenle, özellikle Kızamık salgını var ise 9. ayda bir doz kızamık aşısı uygulanabilir. Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı, eğer bebeğe 9. ayda kızamık aşısı yapılmadıysa 12. aydan itibaren uygulanmalıdır. Fakat 9. ayda kızamık aşısı uygulanmışsa kızamık, kızamıkçık ve kabakulak karma aşısının yapılma zamanı 15. ay olmalıdır. Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak aşısının tekrar dozu 4-6 yaş arasında uygulanmalıdır. Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı olan bebeklerde, nadiren aşıdan 5 ile 12 gün sonra hafif ateş ve bazı hafif deri döküntüleri olabilmekte ve bu belirtiler tedaviye gerek kalmadan 1-2 günde kendiliğinden iyileşmektedir. Bu bebeklere doktor tavsiyesiyle bir iki gün süreyle ateş düşürücü şurup ya da fitil verilebilir . Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak karma aşısı, bu hastalıklardan herhangi birini geçirmemiş erişkinlere de uygulanabilir. Aşı yapılacak kişinin örneğin önceden kabakulak geçirmiş olması, bu üçlü karma aşının yapılmasını engelleyici bir neden değildir. Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak karma aşısının hamilelere uygulanmaması gerekir.           

HEPATİT B         

Hepatit b hastalığı karaciğerin iltihabına neden olan viral bir hastalık olup, hastalık bu virüsü taşıyan anneden bebeğe doğum esnasında bulaşabilmekte ve bebekte müzmin hepatit adı verilen karaciğerin iltihaplanmasına, karaciğer yetmezliğine, siroza ve daha sonra karaciğer kanserine yol açmaktadır.

Hepatit b virüsinün daha farklı bulaşma yolları da mevcut olup bunlar, kan ve kan ürünleri yoluyla (hastalığı taşıyan kişiye uygulanan bir iğnenin sağlam kişiye batması ve kan nakli ile) tükürük dahil tüm vücut salgılarıyla ve cinsel ilişki ile de olabilmektedir. Hepatit b hastalığının yayılmasında aile içi geçiş ve kreş, okul gibi toplu yaşanan yerlerde görülen bulaşma oranı önemli bir rol oynamaktadır.

Ülkemizde hepatit b konusunda yapılan araştırmalar sonucunda yaklaşık 3 milyon kişinin bu hastalığı taşıdığı ve her yıl 160. 000 bebeğin bu virüsü taşıyan annelerden doğduğunu ortaya koymaktadır. Bebek, bu virüs ile doğum esnasında göbek kordonu kesilirken temas etmekte ve bu bebeklerin %90'ı kronik(müzmin) taşıyıcı olmaktadırlar.           

Hepatit b mikrobu taşıyıcısı olan her yüz bebekten onunun siroz ya da karaciğer kanseri olacağı dikkate alındığında tedavisi olmayan bu hastalığın boyutları korkutucu olmaktadır. Hastalığı taşıyan bireylerin önemli bir bulgu vermemesi bu hastalığın yayılımını kolaylaştırmıştır. Bu nedenle, tüm anne adaylarının hepatit b yönünden bir kan testi yaptırmaları, doğacak bebekleri açısından son derece önemlidir. Bu test sonucunda, anne hepatit b taşıyıcısı çıkarsa bebeğin koruma altına alınması gerekmektedir. Geç kalındığında ise bu hastalığın tedavisi olmadığından yapılabilecek pek fazla bir şey kalmamaktadır.

Anne adayları, hepatit b yönünden taşıyıcı çıkmasa bile, bu hastalığın toplumumuzdaki sıklığı düşünüldüğünde bebek ve diğer aile bireylerinin mutlaka aşılanması gerçeği ortaya çıkmaktadır. Dünya sağlık örgütü, çok ciddi boyutları olan hepatit b hastalığına karşı aşılamayı 1997 yılı başından itibaren tüm ülkelerde zorunlu hale getirmiştir.

Hepatit B aşısıHepatit B virüsü, parçalanarak hastalık yapma kabiliyeti ortadan kaldırılmakta ve etkisiz hale getirilen bu mikrobun bazı bölümleri alınarak hazırlanan aşılar tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Aşının hastalık yapma ihtimali kesinlikle yoktur.            

Günümüzde geliştirilen modern aşılar sayesinde bu hastalığa karşı artık % 100'e yakın bir korunma söz konusudur. Hepatit B aşısı bebek doğduğunda başlamak üzere 1 ay ara ile 2. doz ve ikinci dozdan 5 ay sonra 3. doz olmak üzere toplam 3 doz olarak uygulanmaktadır. Bulaşma riskinin yüksek olduğu durumlarda hızlı koruma sağlayabilmek için 1 ay arayla 3 doz ve ilk dozdan bir yıl sonra uygulanan bir hatırlatma dozu şeklinde 4 defa aşı uygulanması da tercih edilebilmektedir.           

Bu şema ile oldukça yüksek ve kalıcı bir korunma sağlanmaktadır. Hepatit b aşısı için geçerli olan diğer bir şema ise 1 ay ara ile uygulanan 2 doz ve ilk dozdan 6 ay sonra uygulanan hatırlatma dozu şeklindedir. Aşı adale içerisine ya da cilt altına uygulanabilmekte ve % 100 koruyucu olmaktadır. Hepatit b aşısı ,diğer aşılar ile birlikte aynı anda farklı bölgelerden uygulanabilmektedir.   

Taşıyıcı anneden doğan bebeklerin tercihen doğduğu gün ya da ilk üç gün içerisinde mutlaka birinci doz aşıyı alması gerekmektedir. Bu aşı sadece bir çocukluk aşısı olmayıp, hepatit b ile temas etme olasılığı olan herkese, yani taşıyıcı olmayan bebek, çocuk, erişkin, yaşlı tüm bireylere uygulanmalıdır. Aşının hiçbir ciddi yan etkisi yoktur.              


HEPATİT A         

Hepatit A Nedir?            
Hepatit, halk arasında bulaşıcı sarılık adıyla bilinen, karaciğerin harabiyeti ile karakterize bulaşıcı bir hastalıktır. Sarılıkla seyreden karaciğer hastalıklarının virüsler de dahil olmak üzere birçok nedeni vardır. Hepatit A, klinik açıdan belirgin sarılık ile seyreden hepatit olgularının % 20-40’ ını oluşturan yüksek derecede bulaşıcı Hepatit A virüsünün neden olduğu bir hastalıktır.

Hepatit A’ nın belirtileri nelerdir?                           
Bulaşıcı hastalığın ilk belirtileri ateş, yorgunluk, bulantı, kusma ve diyaredir. Bir veya iki hafta sonra karaciğer büyüyebilir ve sarılık görülebilir. Sarılık en kolay şekilde gözlerin beyaz kısmında fark edilir. Sarılık sırasında idrar koyulaşır ve dışkının rengi açılır. Hepatit A genellikle 3-6 hafta sürer, ancak bazı olgularda altı aya kadar devam eden uzun süreli ya da kötüleşerek tekrarlayan belirtiler olabilir. Hepatit A’ nın klinik belirtileri iki yaşın altındaki çocuklarda fark edilmeyebilir. Hastalık ileri yaşlarda görüldüğünde şiddeti ve ölüm riski artar.

Hastalık nasıl yayılır?     
Hepatit A virüsü oral-fekal yolla, kişiler arası temasla ya da virüs bulaşmış su veya besinlerin alınmasıyla bulaşır. Virüs vücuda ağız yoluyla, özellikle yiyecek ve içeceklerle girer.

Hepatit A’ lı olgular hastalanmadan iki hafta önce ve iyileştikten bir hafta sonrasına kadar hastalığı bulaştırırlar. Belirti göstermeden hastalığı geçiren çocuklar da, hastalığın yayılmasında sessiz birer kaynak oluştururlar.     

Kimler risk altındadır?   
Hepatit A, en sık sağlık koşullarının kötü olduğu aşırı kalabalık ortamlarda yaşayan kişiler arasında görülür, ancak herkes bu hastalığa yakalanabilir ve hastalığı diğer kişilere taşıyabilirler. Dolayısıyla Hepatit A dünya çapında bir problemdir. Salgınlar her yerde oluşabilir. Çocukların hijyenik tedbirleri çok iyi bilmemeleri nedeniyle enfeksiyon en yüksek görülme sıklığına çocuklarda ulaşır. Hepatit A, kreş, anaokulu ve okullarda kolayca yayılır.            

Aileme nasıl yardımcı olabilirim?             
Hastalıktan korunma, ellerin sık sık yıkanması, kontamine olma olasılığı bulunan besinlerin pişirilmesi, suların kaynatılması gibi primer hijyenik önlemleri içerir. Hijyen ve sağlık kurallarına uyulması, bulaşma riskini azaltabilir, ancak tamamen engelleyemez. Bugün Hepatit A hastalığından tam korunmanın en etkili yolu, aşılanmadır.  

Hepatit A’ ya karşı neden aşılanmalıyız?              
Hepatit A hastalığını geçirmemiş kişilerin korunması için çok önemli nedenler vardır,
Hepatit A karaciğeri etkileyen yaygın bir hastalıktır.       
Hastalık, hijyen ve sağlık koşullarının kötü olduğu ortamlarda kolayca yayılır.    
Küçük çocuklar bulaşma açısından daha yüksek risk altındadır.
Hastalığa yakalanan bir erişkin, yaklaşık bir ay süreyle işe gidemez; tam olarak iyileşmesi 6 ayı bulabilir.
Hepatit A’ ya özel bir tedavi yoktur. Vakaların 1/1000’ i ölümcül olabilir.              
Aşıların etkinliği ve güvenirliği kanıtlanmıştır.    
Aşılanma hızlı ve uzun süreli korunma sağlar.    
Sadece hastalığı geçirmiş veya aşılanmış kişiler bağışıktır.            
Kimler aşılanmalıdır?     
Hastalığın bulaşma riski çocuklarda en yüksek düzeydedir ve bağışık olma olasılıkları en azdır. O nedenle küçük çocuklar aşılanmada öncelikli konumdadır.          

Hepatit A açısından risk taşıyan, aşağıdaki gruplarda yer alan erişkinlerin de aşılanması gerekir:

Hepatit A’ nın sık görüldüğü bölgelerde yaşayan bireyler            
Kreş, yuva veya okula giden çocukları olan aileler ve bu kuruluşlardaki personel             
Gıda işinde çalışanlar    
Sağlık çalışanları              
Askeri personel              
Seyahat edenler             
Kronik Hepatit B,C veya diğer kronik karaciğer hastalığı bulunan kişiler
Bakımevlerinde kalan kişiler ve bakıcıları             
Aşılanma ne zaman yapılmalıdır?            
Aşılama, 1 yaşından itibaren her zaman yapılabilir. Aşılama, 6-12 ay ara ile uygulanmak üzere toplam 2 dozdan oluşmalıdır.       
Özellikle küçük çocukları okula veya kreş, yuva, anaokuluna başlamadan önce aşılamak gerekir.

SU ÇİÇEĞİ          

Su çiçeği döküntü ile karakterize,ciltte kalıcı sorunlar yaratan ve izler bırakan bulaşıcı viral bir hastalıktır.
Su çiçeği genellikle hafif seyirli bir hastalık olmakla birlikte hem erişkinler hem de çocuklarda aşağıdaki komplikasyonlara yol açabilir :       

- Ciltte bozukluk ve izlere yol açan süperenfeksiyonlar ( Özellikle yüzde oluştuğunda rahatsız edici olan kalıcı bozukluk ve izler).             
- Hastanede tedavi gerektiren zatürre, ensefalit.           
- Bazı vakalarda ölümler.             

Su Çiçeği nasıl bulaşır?- İnsandan insana soluma, öksürme ve hapşırma yoluyla.
- Su çiçeği döküntüleri çok bulaşıcı olduğu için hastayla doğrudan temas yoluyla.
- Çocukların kreş, okul, vb. toplu bulundukları ortamlarda bulaşma çok hızlıdır.

Su çiçeği ne zaman bulaşır?       
Döküntülerin ortaya çıkışından 2 gün önce ve 4-5 gün sonrasına kadar hastalık bulaşıcı durumdadır. Döküntülerin görülmesinden 2 gün öncesine kadarkarakteristik klinik belirtiler görülmediğinden su çiçeğinin bulaşması kolay ve sinsi bir süreç izler.  

Su çiçeğinin belirtileri nelerdir?
Su çiçeği belirtileri, hasta ile temastan 14 ile 16 gün sonra ortaya çıkmaya başlar. Döküntüden 1-2 gün önce baş ağrısı, ateş, karın ağrısıve halsizlik görülür. Kızarıklıklar kafa derisi, yüz ve gövdenin üst kısımlarından başlayıp daha sonra kol ve bacaklara yayılır.       

Su çiçeğine karşı korunmanın yolu nedir?           
Su çiçeği’ nden korunmanın yolu su çiçeği aşısı olmaktır.Aşılama, çocuk ya da erişkinlerin bu hastalığa karşı korunmasında son derece etkin ve güvenilir bir yoldur.             

Su çiçeği aşısı hakkında bilinmesi gerekenler:    
Su çiçeği aşısı, etkin bir bağışıklık ve aşılanmış kişilere uzun süreli koruma sağlamaktadır. Güvenilir ve iyi tolere edildiği kanıtlanmış olan bu aşı 12 aylıktan başlamak üzere her yaştaki insana uygulanabilir. 12 ay - 13 yaş arası çocuklarda tek doz olarak uygulanır. 13 yaşından büyük çocuklarda ve erişkinlerde en az 1 ay ara ile 2 doz uygulanmalıdır.       

Aşılanmanın avantajları nelerdir?           
Hastalığın geçirilmesi engellenerek: Yara izleri, süperenfeksiyon gibi cilt bozuklukları yanında hayati tehlike yaratabilen diğer komplikasyon risklerini ortadan kaldırmak,            
Karantina, okula devamsızlık ve işgücü kayıplarını önlemek,      
Su çiçeği geçirmemiş çocukları, doğurganlık çağındaki kadınları ya da çocuk sahibi anne ve babaları korumak.

PNÖMONİ (ZATÜRRE) 


Pnömokok adlı bir bakteri tarafından oluşturulan zatürre,birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bir hala sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Bu mikrop,damlacık enfeksiyonu şeklinde aksırık ve hapşırıkla hasta insanlardan sağlam kişi ve çocuklara bulaşmakta ve öncelikle akciğerlere yerleşmekte ve zatürreeye neden olmaktadır. Hastalık yüksek ateş,öksürük,halsizlik ve solunum yetmezliği oluşturmakta ve bundan da öte vücuda giren mikrobun kan yoluyla yayılması sonucunda menenjite neden olabilmektedir. Etkin tedavi edilemeyen bebekler ve çocuklar bu hastalık nedeniyle hayatlarını kaybedebilmektedir. Özellikle yetişkinlerde görülen menenjitlerin % 60-70 nedeni pnömokok adı verilen bu mikroptur. Son zamanlarda oldukça artan bilinçsiz ve doktor kontrolsüz antibiyotik kullanımı bu mikrobun ilaçlara karşı direncini arttırmış ve sonuçta bir çok antibiyotik bu mikroba karşı etkisiz kalmıştır. Bu nedenle pnömokokların meydana getirdiği zatürre ve mikroba bağlı beyin iltihaplarından korunmada tek ve en güvenilir yol kişilerin aşılanmasıdır.  

Pnömokok aşısıPnömokok aşıları, bu hastalığı meydana getiren başlıca mikropların etkisiz hale getirilmesi ile hazırlanan karma aşılardır. Pnömokok aşıları, konjüge (PCV) ve polisakkarid (PPV) olmak üzere 2 çeşittir. PCV, 2 aylıktan itibaren uygulanabilen ve 2-4-6. aylarda 3 doz ve 12-15. aylar arasında uygulanan tekrar doz olmak üzere toplam 4 doz uygulanmalıdır. PCV aşısı, çocuklarda hastalığa en çok neden olan 7 pnömokok tipine karşı koruma sağlamaktadır. PPV, 2 yaşından itibaren uygulanabilen ve tek doz uygulanması önerilen bir aşıdır. Çocuklarda ve erişkinlerde hastalığa en çok neden olan 23 pnömokok tipine karşı koruma sağlamaktadır, bu tipler % 95 sıklıkla görülen mikrop tipleridir. PPV, özellikle pnömokokların neden olduğu hastalıklara karşı risk altında olan, özellikle dalağı alınmış ya da bağışıklık sistemi baskılanmış kişilere önerilmektedir.

GRİP

Grip hastalığı genellikle sonbahar ve kış aylarında sıklıkla görülen ancak halkımız tarafından pek önemsenmeyen bir hastalıktır. Damlacık enfeksiyonu yoluyla hasta ve taşıyıcı insanlardan sağlam insanlara bulaşan bu mikrop, çok kısa süre içerisinde akciğerlere yerleşmekte ve ağır tablolara neden olmaktadır.               

Yüksek ateş, öksürük, bitkinlik, eklem ve baş ağrıları şeklinde kendisini gösteren bu hastalığın bilinen bir etkin tedavisi yoktur. C vitamini, iyi beslenme ve soğuktan korunmanın hastalık tedavisinde ve korunmasında yeri yoktur. Başta astımlı çocuklar olmak üzere kronik akciğer, kalp, böbrek hastalığı olanlar ile şeker hastası olan çocuk ve erişkinlerin bu hastalıktan mutlaka korunmaları gerekmektedir. Akciğerlerde harabiyete ve vücudun savunma sistemlerinde yetersizliğe neden olan bu virüs, daha sonra vücuda yerleşecek diğer mikroplara zemin hazırlamakta ve hastalar bu nedenle risk altında kalmaktadır. Hastalığın kendisi ya da eklenen diğer fırsatçı mikropları oluşturduğu enfeksiyonlar nedeniyle vücut bitap düşmekte ve başka bir kronik hastalığı olan çocuk ve erişkinler maalesef kaybedilebilmektedir. Hastalığın bir başka özelliği de, hastalanan kişilerin mutlaka kesin yatak istirahatine gereksinim duymaları nedeniyle işe ve okula devamsızlık nedenleri arasında birinci sırayı almasıdır. Tedavisi olmayan bu viral hastalıktan ancak aşı ile korunmak mümkündür. Grip hastalığının tüm topluma yayılmasında en önemli etken olan okul, işyeri, kreş, kışla gibi toplu yaşam yerlerinde bulunan kişilerin mutlaka aşılanması önerilmektedir.   

Grip aşısıGrip virüsü kendini sürekli olarak değiştirebilen bir virüstür. Grip virüsü hemen her sene değiştiği için gribe karşı kalıcı bağışıklık gelişemez ve tekrar tekrar grip geçirebiliriz. Sürekli değişen virüs Dünya Sağlık Örgütü tarafından yakından takip edilir ve Dünya Sağlık Örgütü her yıl salgın yapması beklenen virüsleri tespit ederek gelecek yıl hastalık yapacak olan virüslere karşı hazırlanan özel aşıları önermektedir. Aşı her yıl yenilenmekte ve o yıl salgın yapması beklenen grip tiplerini içermektedir. Grip aşılarının çeşitli tipleri vardır. Ancak özellikle çocuklarda hemen hemen hiç bir ciddi yan etkisi olmayan split (ayrıştırılmış-parçalanmış) aşı kullanılmalıdır. Risk altında olan bireylerin ve okul çocuklarının özellikle aşılanması gereklidir. Grip aşısı kullanımında yaş gruplarına göre bazı farklılıklar vardır:

*6ay-3 yaş arası çocuklarda : ilk kez yapılıyorsa : Bir ay ara ile 2 yarım doz uygulanır. Daha önce grip aşısı ile aşılanmış çocuklarda :1 yarım doz yapılır.

*3-9 yaş arası çocuklarda : ilk kez yapılıyorsa :bir ay ara ile 2 tam doz uygulanır. Daha önce grip aşısı ile aşılanmış çocuklarda :1 tam doz yapılır.    

*10 yaş üstü erişkin ve çocuklara ilk kez uygulanacaksa bile her yıl tek doz uygulanmaktadır.

VEREM (TÜBERKÜLOZ)

Tüberküloz ya da halk arasında verem (ince hastalık) olarak bilinen ve her yaşta görülen bu hastalığın, ağır ve ciddi sonuçları olabilmektedir. Damlacık enfeksiyonu şeklinde solunum yoluyla giren mikrop, akciğerlere yerleşmekte ve oradan da beyin zarına, kemik iliğine ve lenf bezlerine yayılabilmektedir. Bu durum özellikle çocuklarda ölüme kadar gidebilen çok ağır tablolar oluşturmaktadır. Tedavisinin çok uzun süreli olması ve bir çok ilacın bir arada kullanılmasının gerekliliği ise hastalığın bir başka yönüdür. Verem hastalığı, iyileşme sonrasında bile yaşam boyu süren solunum sistemi bozuklukları, zeka geriliği ve sakatlıklar gibi çok önemli kalıcı hasarlara neden olabilmektedir.

Verem aşısı ( BCG )       
Verem aşısı ( BCG ) doğumdan sonra 3. ay içerisinde tek doz şeklinde uygulanmalıdır. Daha sonra, ilkokul 1. ve 5. sınıflar ile Lise 3. sınıflarda BCG aşısı hatırlatma ( rapel ) dozu yapılmalıdır. Aşı omuz bölgesinden cilt içine özel bir iğne ile uygulanmaktadır. Aşı yerinde 2-4 hafta sonra hafif bir yara oluşmakta ve bu yara kendiliğinden iyileşmektedir. Bu durum genellikle tedavi gerektirmemektedir, ancak bir hekimin tavsiyesinin alınmasında fayda vardır
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Birimimizin İlgilendiği Başlıca Konular:
- Çocukluk Çağı Aşı Takibi
- Süt Çocuğunda Beslenme
- Çocukluk Çağı Döküntülü Hastalıklar
- Allerji Takibi
- Sağlıklı Bebek Takibi

- Obesite Takibi

Acil Servise başvuran tüm hastalar kapıda paramedikler tarafından değerlendirilerek hastalığın aciliyetine göre sınıflandırılıp uygun bölüme alınmaktadır. Acil gelişen bütün vakalara uygun tedavi yöntemleri yapılmaktadır. Acil servisimizde 24 saat süreyle hizmet sunulmaktadır.

Diş Tedaviniz Başlarken
+ Amacımız sizin daha sağlıklı bir ağıza sahip olmanızdır. Başarılı bir tedavi karşılıklı bir güveni gerektirir. Tedaviye başlarken hekiminiz ve sizin bir sorumluluk aldığınızı unutmayın!
+ Kliniğimiz randevu sistemi ile çalışmaktadır. Randevularınıza vaktinde gelmeye özen gösteriniz. Randevunuza gelmeyecek olursanız, lütfen bize önceden haber veriniz. Bu durumda size yeni bir randevu verilecektir.
+ Herhangi bir şikayet durumunda randevu gününü beklemeden lütfen bizi haberdar ediniz.
+ Randevularınıza gelirken diş fırçanızı da beraberinizde getirmeyi unutmayınız.
+ Randevu saatleri hastaların tahmini tedavi sürelerine göre ayarlanmaktadır. Tedavi sırasında beklenmeyen durumlardan dolayı tedavi süresinin uzaması, bir sonraki hastamızın randevu saatinde aksamaya neden olabilmektedir. Tedavi süresi uzayan hastamızın siz de olabileceğini düşünerek, randevu saatinizdeki ufak aksamalarda anlayış göstereceğinizi umuyoruz.
Diş Tedaviniz Bittikten Sonra
Hiç de kolay olmayan bir tedaviyi bitirdiniz. Sağlıklı bir ağıza sahip olduktan sonra bu sağlılığı korumak artık sizin elinizde. Yapılan tedaviler sonunda herhangi bir problem olursa zaman kaybetmeden gelmeniz durumunda bir ücret talep edilmeyeceğini unutmayınız.
Yapmanız Gerekenler
+ Dişlerinizi düzenli olarak günde en az iki (2) kere fırçalayınız, dişlerin ara yüzlerinde çürük oluşumunu engellemek için diş ipi kullanınız.
+ Beslenmenize dikkat edin. Öğlen öğünlerinde karbonhidratlı besinler yememeye özen gösterin. Asitli içeceklerin tüketimini, diş minesi üzerinde aşındırıcı etkisi nedeniyle minimuma indiriniz.
+ Dişlerinizle, dolgularınızla, sabit ve hareketli protezlerinizle ceviz, fındık gibi sert gıdaları kırmayınız.
+ Sürekli tek taraflı çiğnemekten kaçınınız. Dengesiz bir çiğneme çene ekleminde problemler oluşmasına neden olabilir.
+ Hareketli protezlerinizi gece yatmadan önce ağzınızdan çıkararak fırça ile temizleyiniz. Gece boyunca da içi su dolu bir kabın içinde bekletiniz. 2 haftada bir protez temizleyici tabletler kullanarak protezinizin temiz olmasını sağlayabilirsiniz.
+ 6 ayda bir kez, şikayetiniz olmasa da, diş hekimi kontrolüne mutlaka giderek ağız ve diş sağlınız hakkında bilgi alınız.
Ekip olarak size yardımcı olmak bizim görevimizdir.
SAĞLIKLI GÜLÜMSEMELER DİLİYORUZ...

Diş Hastalıkları Birimimizin İlgilendiği Başlıca Konular:
- Yirmilik Diş Çekimleri
- Diş Beyazlatma
- İmplant
- Diş Taşı Temizliği
- Porselen Diş
- Dolgu
- Kanal Tedavisi
- Ağız Kokusu Tedavisi

GENEL  CERRAHİ  NEDİR?
      Genel cerrahi, vücutta sistemik ve yerel sorunların cerrahi yöntemlerle tedavisi yanında, genel prensipler (yara iyileşmesi, yaralanma, Aya metabolik ve endokrin cevap gibi) konuları içeren ve gelişimleri açısından pek çok cerrahi ve temel "tıp" dalını etkilemiş bir teknik disiplindir.
      Genel Cerrahi Bölümü, ilgi alanın genişliği nedeni ile birçok disiplin ile işbirliği içinde ve eş güdümlü olarak çalışmaktadır.
      Genel Cerrahi hastalarının tedavisinde en önemli aşamalarından biri de ameliyat sonrasında hastanın en kısa sürede eski yaşamına dönecek hale gelmesidir. Bu da fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü ile yakın işbirliği içinde çalışılarak gerçekleştirilmektedir.
          Genel cerrahinin ilgilendiği alanlardan birisi de travmatolojidir. Travma geçiren hastalarda pek çok farklı organ zarar görebileceğinden pek çok farklı disiplinin (Ortopedi, Nöroşirurji, Üroloj, Kalp ve Damar cerrahisi gibi) beraber çalışması gerekebilmektedir. Bu tip çoklu yaralanmalarda koordinasyonu genel cerrahi bölümü yürütmektedir.
         Genel cerrahi bölümüne gelen hastaların büyük bir kısmını kanser hastaları oluşturur. Bu hastalıkların tanı ve tedavisinde genel cerrahi bölümü diğer bölümlerle beraber çalışarak sonuca varır. Çünkü malumunuz, bir hastalığın hangi bölümün ilgi alanına girdiğini önceden kestirmek zor olabilir.

ESWT Nedir?
ESWT; “Extracorporeal Shock Wave Therapy” kelimelerinin ilk harflerinin birleşmesinden oluşmuştur ve “Vücut Dışından Uygulanan Şok Dalga Tedavisi” anlamına gelir. Yaygın olarak Şok Dalga Tedavisi olarak da bilinir.  Vücut dışında oluşturulan bu güçlü ses dalgaları çelik başlıklı bir aplikatör vasıtasıyla vücudun istenilen bir bölgesinde odaklanmasına dayanan non-invazif (girişimsel müdahale gerektirmeyen)  uygulama şeklidir.  Söz konusu ses dalgalarıyla uygulanan tedavi, tenisçi/golfçü dirseği, topuk dikeni, omuz ağrıları, psödoartrozlar (kaynamayan kırıklar) gibi ortopedik hastalıkların tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadır. Hastaya ameliyatsız, kortizonsuz çağdaş tedavi olanağı sunar.
  ESWT nasıl uygulanır?
 Uygulama öncesi ilk aşamada röntgen ultrason bulguları ve palpasyon sonucu sorunlu bölge tespit edilir ve işaretlenir. Hastalığın olduğu noktaya odaklama yapılır. Bu işlemde işaretlenen bölgeye ultrason jeli sürülür. Ses dalgalarının etkisinin azalmaması için başlık ile vücudunuz arasında hava kalmaması sağlanır. Özel cihazlarla oluşturulan yüksek ve düşük enerjili şok dalgalarının özel başlık/başlıklar aracılığı ile sorunlu vücut bölgesine odaklanarak verilmesi ileuygulanır.
 ESWT süresi ve sıklığı ne olmalıdır? 
Uygulanan şok sayısı, frekans ve enerji seviyesine göre seans süreleri farklılık gösterir. Ortalama bir seans 6–8 dakika arasında sürerken, 3–5 gün arayla yapılan toplam 3 seans sonrasında yüksek oranda iyilik hali olup hastaların yaşam kalitesi artar.
Hangi hastalıklar ESWT ile tedavi edilebilir? 
Şok dalga tedavisi ile birçok kas-tendon kökenli hastalıkların tedavisi yapılabilmektedir. Toplumumuz da en sık Şok Dalga Tedavisi uygulanan hastalıklar aşağıdaki gibidir.
Topuk dikeni: Aşırı kilolu olanlarda, uzun süre ayakta kalanlarda, bazı romatizmal hastalıklarda, osteoartrozlu ( kemik erimesi ) kişilerde, gebe bayanlarda, yüksek topuklu ayakkabı giyenlerde, uzun süreli yürüyüş yapanlarda sık görülen bir rahatsızlıktır. Topukta baskı ve yürümekle artan ağrı vardır.
Tenisçi ve Golfçü dirseği: El bileğinin aşırı kullanımı sonucu dirsek dış ya da iç yanında ağrı oluşturur. El bileğinin tekrarlayan zorlanmasını gerektiren işlerde çalışanlarda, tenis ve golf oynayanlarda sık görülür.
Kalsifiye omuz ağrısı: Genellikle orta yaş civarında sık görülen, nedeni tam olarak bilinmeyen, omuz eklemi çevresindeki tendonlardan (Kasların kemiklere yapışmasını sağlayan yapılar) herhangi birine kalsiyum depozitlerinin birikmesi ile oluşan yangı nedeniyle omuz ağrısı ve hareket kısıtlılığı ile karakterize bir hastalıktır.
Diğer  uygulama alanları; Omuzun sıkışma sendromu, Kronik tendon yapışma yeri zorlanmaları, Kalçanın trochanterik bursiti Kaslardaki ağrılı tetik noktalar,  Kaynaması gecikmiş kırıklar.
 Yan etkileri var mıdır?
 Hastalar tedavi seanslarından sonra günlük işlerine devam edebilirler. Girişimsel (cerrahi) bir işlem olmadığı için tedavi sırasında uygulanan bölgede oluşan ve kısa sürede geçen hafif ağrı, ciltte oluşan hafif kızarıklık ve şişlik dışında önemli bir yan etkisi bulunmamaktadır. Uygulama alanında kızarıklık olması normaldir ve artan kan akımını gösterir. Ancak tedavinin etkinliği ve yan etkinin olmaması için, uygulamanın bu konuda deneyimli kişiler tarafından yapılması gereklidir.
Hasta ne zaman etkisini fark eder?
İlk seanstan itibaren 1 haftalık süre içerisinde ağrılarda  azalma görülebilir. Eswt tedavisinde amaç ağrının geçici olarak giderilmesi değil, kalıcı olarak bir tedavi sağlamaktır.
ESWT Kimlere ve Hangi Bölgelere Uygulanmaz?
Hamilelere, kalp pili kullananlara, kanserli hastalara, akut enfeksiyonu olanlara, gelişme çağındaki çocuklara, kanama bozukluğu olanlara, akciğer, kalp ve iç organların üzerine, enfeksiyon kapmış kırıklara ve enfeksiyonlu bölgeye, üst boyun bölgesine, baş ve sinirlere yakın bölgelere uygulanmaz. Ancak, gelişme çağındaki çocukların kas sorunlarında düşük enerjili şok dalga kullanılabilir.
Şok Dalga Tedavisinde (ESWT) Başarı Oranı Nedir?
Almanya başta olmak üzere,  ABD, İtalya, İsviçre, Avusturya, Japonya gibi birçok gelişmiş dünya ülkesinde şu ana kadar 50.000’in üzerinde hasta üzerinde uygulanmış ve %80’in üzerinde bir başarı oranı sağlanmıştır. Tıbbi litaratürlerde yayınlanmış çalışmaların ortalama başarı yüzdeleri Topuk Dikeninde %85, Tenisçi Dirseğinde % 70 Omuzun Kalsifiye Tendiniti/Donuk Omuz hastalıklarında % 80 ve üstündedir.

NEVRALJİ VE YÜZ FELCİHASTALIKLARI
MİGREN (BAŞ AĞRISI) HASTALIKLARI
FELÇ (İNME) HASTALIKLARI
EPİLEPSİ (SARA) HASTALIKLARI
BUNAMA (ALZHEİMER) HASTALIKLARI
UYKU BOZUKLUKLARI
UYUM BOZUKLUKLARI
DEPRESİF BOZUKLUKLAR
MANİK DEPRESİF HASTALIK
PANİK BOZUKLUK
TAKINTI HASTALIĞI
PSİKOTİK BOZUKLUKLAR
KULAK AĞRISI
BOĞAZ AĞRISI
KULAK ÇINLAMASI: TİNNİTUS
BURUN TIKANIKLIĞI
GENİZ ETİ
AKUT SİNÜZİT
VERTİGO (BAŞ DÖNMESİ)
BEL FITIĞI (LOMBER DİSK HASTALIĞI)
BOYUN FITIĞI (SERVİKAL DİSK HASTALIĞI)